İşinizi Seviyor musunuz?

Sevmediği halde hala işine aynı saatte kalkıp giden, akşam olmasını dört gözle bekleyen yığınla insan var günümüzde. Ve sonuçta sistemin kölesi olmuş hayatlar çıkıyor karşımıza. Sistemde kendinize bir yer edinmek istediğimizden bu son derece anlaşılır gözüküyor. Fakat toplum önüne çıktığımız mesleğimizi sürdürürken hepimizin düşeceği kocaman bir tuzak vardır ki o da güç ve başarı tutkusuna düşüp hırsın kollarında hayatımıza kastettiğimiz zamandır.

Sanırız ki hayatımızı kazanmak için bulacağımız iş yeterlidir. Anne ve babamızın olmak istediklerini, toplumun bize biçtiği rol oynamaya hazırlanırken herşey doğru gözükür. Aslında baskı altında seçim yaptığımızın farkında olmayız. Belki mühendis oluruz belki de bir doktor. Ve başarı diye atfettiğimiz bu durumun hayatımızda nasıl bir kimlik çatışması yaratacağının farkında olmayız. Onaylanmak, takdir edilmek için yanıp tutuşan küçük bir çocuk olduğumuzu anlamayız. Sonra ne mi olur? İş yerindeki anlaşmazlıklara, didişmelere, ayak kaydırmalara konu olur, güç kazanma oyunundaki oyuncalardan biri olur çıkarız. Peki bizi doyuma götürüyormuş gibi gözüküp mutsuzluğa neden olan bu halin kurtuluşu nedir?

Bunun tek bir cevabı var; “Yaptığınız işi sevmek” Çok klişe gibi gözükse de cevap gerçekten budur.  İşinizi sevdiğiniz için yaparsanız rekabet kaybolur. Bir mühendisseniz, işini seven bir mühendis olursunuz. İşiniz hobiniz gibi olur.  Bir müzik dinlerken aldığınız zevki her günkü yaşamınızda gerçekleştirmiş olursunuz. Ve en güzeli kimseyle rekabet etmezsiniz artık. Tüm ruhunuzu vererek yaptığınız iş size mutluluk verir. Eğer öyle yapmadıysanız şu zamana kadar depresyona yakalanma riskini en fazla taşıyan kişilerden biri olursunuz.

Doğrulaması oldukça kolay. Sosyal bir deney yapılıyor. Tutuklu rolünü oynamayı kabul eden denekler bulunuyor önce. Öyle ki tutuklanıp hapishaneye getiriliyorlar. Parmak izleri alınıyor, kurallar okunuyor. Gardiyanların emirlerine uyacak, tuvalet için bile izin isteyecek, diğer tutukluları takip ederek hapis yaşamlarına devam edecekler. Gardiyan olmayı kabul eden deneklerse elinde copları, kelepçeleriyle ve giydikleri üniformayla görevlerine hazırlar. Zaman içerisindeki gözlem sonuçları ne mi gösteriyor? Tutuklular anlamsız işler yaptırılarak aşağılanmaya başlıyor, gardiyanlar gittikçe zorbalaşıyor. Tüm denekler rollerini kabul edip hatta içselleştirmeye başlıyorlar. Herkes kaderini kabul etmiş bir şekilde akışa teslimiyet gösteriyor. Ve bu deneyi yapanlar deneyi sonlandırmak zorunda kalıyor. İki haftalık planlanan deney ilk altı günde çığrından çıkıyor. Gardiyanlar daha da zorbalaşmadan bu simulasyona son veriliyor. İşte günümüz insanın bundan ne farkı var? Nasıl deney sırasında bir çok denek psikosomatik hastalık ve depresyon nedeniyle deneyden ayrılmak zorunda kalmışsa çevremizde sıklıkla rastladığımız depresif insanlar da tamamıyla gerçek olarak yaşanan hayatlarımızın ürünü!

Yığınların ortak rolleri var, bir çoğumuzda gerçek kimliklerimizi yitirip toplumsal düzende kimlik yarattık. O rolde birer zalim olduk çıktık. Sonra da modern insan nasıl mutlu olacak diye kendimize oyuncaklar bulduk. İçki masasında ızdırap ve kederimizi unutmaya çalıştık. Bilgisayar ve televizyon karşısında kendimizi uyuşturmayı seçtik. Mutluluğa giden 101 yol isimli reçete kitaplarla ve yazılarla bu çıkmazdan ayrılmaya çalıştık.

Bu kadar sözden sonra, asıl soru sahneye geliyor; neyi sevdiğimi nasıl bilebilirim sorusu? Bu zor bir soru birçoğumuz için. Çünkü sevdiğin şeyin ne olduğunu bilebilmek için keşfe çıkmak gerekiyor. Bu da güvenlik isteyen insan için pek kolay değil. Toplumsal geleneğin dışına çıkmak ve para kazanamama korkusu yüzünden insanlar bu şanslarını kaybediyorlar. Maddi anlamda güvenliğini sürdürüp bilinmeyen ülkenin diyarlarını keşfe çıkmazsanız neyi sevdiğinizi nasıl bilerbilirsiniz? Bunun için önce yaşamı sürdüremeyecek olma ihtimalini  kabul etmelisiniz.  Korkaklığı bir yana bırakıp cesur davranmayı seçin!

Böyle yapmadıkça toplumun yüklediği rollere kendinizi iyice kaptırıp gerçek bir hapishanede yaşamaya devam edecek, kim olduğunu ve diğerlerinden nasıl ayrıldığını bilerek modern insanın hazin öyküsüne ortak olmayacaksınız. Yemek masasında önüzüne koyulan bir tabak ile kendini diğerlerinden ayrılmadığınız anlayacaksınız. Hepsinden önemlisi kendi psikolojik ihtiyaçlarınızın sesine kulak verip, kendinize en büyük hediyeyi vermiş olacaksınız.

Gülden Bulut

29 Ağustos 2016

 

  • Psikolojik Astroloji Akademisi

    Telefon: 0 538 265 37 28

    E-mail: bilgi@paakademisi.com

    • İletişim Formu

      Adınız (gerekli)

      Epostanız (gerekli)

      Telefon Numaranız

    • İletiniz